Kitabı alırken kısa hikayelerden oluştuğunu farketmemiştim. Sadece arka kapaktaki intihar eden herkesin gittiği bir yer cümlesi ilgimi çekmişti. Ne yazarı tanıdığımdan ne de başka birşey yüzünden sadece bu cümle nedeniyle almıştım kitabı. Okurken farkettim ki bu hikayenin filmini de izlemişim ben.
Şimdi bunu yazarken ben bir kitabı sırf arka kapağında içinde intihar kelimesi geçen bir cümle var diye alacak kadar karanlık, bunalım bir insan mıyım diye düşündüm gerçekten. Değilim aslında. Tamam Pollyanna değilim ama hayatla da o kadar büyük bir kavga edip, küsüp, yerin dibine inme ihtiyacı da hissetmiyorum. Aslında intihar kelimesi en yakın arkadaşlarımdan birinin lisedeyken bu şekilde ölmeyi tercih etmesi sonucu beynime kazındı. Bu olay olduğundan beri gerçekten merak etmeye başladım, insan nası bir psikolojiyle nasıl bir duygu yoğunluğuyla kendini öldürür. Bunun bir cevabı olduğunu sanmıyorum ya da ben bulamadım. Ama şu kesin ki intihar, kolay olduğu kadar çok zor, korkakça olduğu kadar da inanılmaz cesaret gerektiren birşey. O sınıra ulaşmamış kimsenin anlayamayacağı kadar karmaşık birşey. Bu nedenle intihar etmiş insanların aynı yere gitmesi fikri hoşuma gitti. Daha doğrusu arkadaşımın kendisini anlayacak insanlarla beraber başka bir dünyada yaşamaya devam ettiği düşüncesi hoşuma gitti. Hikayeyi okurken aklımdan bunlar geçtiği için herhalde mutlu oldum.
Etgar Keret'in başka bir kitabı var mı bilmiyorum ama varsa araştırıp almayı planlıyorum. Kolay okunan bir dille yazılması ve kısa kısa hikayelerden oluşması nedeniyle zamanın nasıl geçtiğini pek anlamıyorsunuz. Karamsar bir hava var tüm hikayelerde , bu nedenle konsantre olabilmek adına yağmurlu bir havada kahve eşliğinde okunması tavsiye edilir..
Reading for the People
29 Kasım 2010 Pazartesi
5 Haziran 2010 Cumartesi
Koralin ve Gizli Dünyası-Neil Gaiman
Koralin ve Gizli Dünyası bir çocuk kitabı değil. Elinize aldığınızda sevimli, cin bakışlı bir kız çocuğu ve hoş, canlı renklerle süslenmiş kapağı görmek yanıltıcı olabilir. Aksine büyükler için bile son derece korkutucu. Benim için öyleydi, abarttığımı düşünüyorsanız gözlerin yerine düğmelerin dikildiği ve böceklerin yendiği bölüme kadar bekleyin...
Bu ürkütücü hikaye, Koralin'in hikayesi..
Koralin, ailesinden ilgi bekleyen küçük bir kız çocuğu. Babasıyla annesi çalışan sıradan ebeveynler. Yeni bir eve taşınıyorlar. Koralin bu yeni ortama uyum sağlamaya çalışırken ailesinden her zamankinden daha fazla ilgi bekliyor. "Sıkıldım", "neden benimle oynamıyorsun?", "Ne yapayım?" en fazla kullandığı cümleler son zamanlarda. Ne annesi ne de babası dönüp ona bakmıyorlar bile. Üst ve alt katlarında oturan komşuları ise ismini bile doğru söyleyemiyorlar. Yalnız kaldığı zamanlarda kendini oyalamak için birşeyler keşfetme oyunu oynuyor. Gündüz düşlerinde kayboluyor, evinden hiç ayrılmadan amazon ormanlarına , Afrika gezilerine gidiyor.
Keşif oyunlarından biri sırasında başka bir yere, adeta paralel bir dünyaya, diğer anne ve babasının bulunduğu eve açılan bir kapı buluyor. Orada her an kendisiyle ilgili anne ve babası var, gerçek anne babasının aksine diğer anne ve baba muhteşem yemekler yapıyorlar, her an onunla oynamaya hazırlar, canlı oyuncakları bile var, rengarenk bir odası, konuşan bir kedi, bir çocuğun hayal edebileceği isteyebileceği herşey. Keşfedilecek yepyeni bir yer.
Bütün bunların karşılığında diğer annesi gözlerine düğmeler dikmesini istiyor ondan, sonsuza kadar orada kalmasını, gerçek anne ve babasını unutmasını. Ödenecek bedel düşünülünce yeni dünya bir anda kabusa dönüşüyor ve gerçekten çok fazla cesaret gerektiren bir savaş başlıyor Koralin için. Sadece onun için yaratılan, istediği herşeye hiç çaba göstermeden sahip olabilmesi için düzenlenen bir dünyadan kaçma savaşı..
Hikaye bu işte..Birşey dilerken dikkat etmek gerektiğini insana hatırlatan garip, dehşet verici bir hikaye..
Ne çocuklar için ne büyükler için, ne çocuk ne de büyük olabilenler için belkide..
Bu ürkütücü hikaye, Koralin'in hikayesi..
Koralin, ailesinden ilgi bekleyen küçük bir kız çocuğu. Babasıyla annesi çalışan sıradan ebeveynler. Yeni bir eve taşınıyorlar. Koralin bu yeni ortama uyum sağlamaya çalışırken ailesinden her zamankinden daha fazla ilgi bekliyor. "Sıkıldım", "neden benimle oynamıyorsun?", "Ne yapayım?" en fazla kullandığı cümleler son zamanlarda. Ne annesi ne de babası dönüp ona bakmıyorlar bile. Üst ve alt katlarında oturan komşuları ise ismini bile doğru söyleyemiyorlar. Yalnız kaldığı zamanlarda kendini oyalamak için birşeyler keşfetme oyunu oynuyor. Gündüz düşlerinde kayboluyor, evinden hiç ayrılmadan amazon ormanlarına , Afrika gezilerine gidiyor.
Keşif oyunlarından biri sırasında başka bir yere, adeta paralel bir dünyaya, diğer anne ve babasının bulunduğu eve açılan bir kapı buluyor. Orada her an kendisiyle ilgili anne ve babası var, gerçek anne babasının aksine diğer anne ve baba muhteşem yemekler yapıyorlar, her an onunla oynamaya hazırlar, canlı oyuncakları bile var, rengarenk bir odası, konuşan bir kedi, bir çocuğun hayal edebileceği isteyebileceği herşey. Keşfedilecek yepyeni bir yer.
Bütün bunların karşılığında diğer annesi gözlerine düğmeler dikmesini istiyor ondan, sonsuza kadar orada kalmasını, gerçek anne ve babasını unutmasını. Ödenecek bedel düşünülünce yeni dünya bir anda kabusa dönüşüyor ve gerçekten çok fazla cesaret gerektiren bir savaş başlıyor Koralin için. Sadece onun için yaratılan, istediği herşeye hiç çaba göstermeden sahip olabilmesi için düzenlenen bir dünyadan kaçma savaşı..
Hikaye bu işte..Birşey dilerken dikkat etmek gerektiğini insana hatırlatan garip, dehşet verici bir hikaye..
Ne çocuklar için ne büyükler için, ne çocuk ne de büyük olabilenler için belkide..
Etiketler:
büyü,
çocuk kitabı,
eleştiriler,
kitap yorumları,
Koralin ve Gizli dünyası,
Neil Gaiman
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Jonathan Strange ve Bay Norrell-Susanna Clarke
İçinde büyü olan kitapları seviyorum. Harry potter serisine bayılmıştım. Küçükken en sevdiğim kitap Alice harikalar diyarında'ydı. Hala da öyle aslında. En çok aynadan geçiş bölümü beni etkilemişti. Aynanın karşısına geçip acaba göremediğim yerlerde neler var diye düşündüğümü hatırlıyorum. Anneannemin evinin arkasındaki bahçeyi kocaman, tropikal bir orman olarak gördüğümü de hatırlıyorum. Bahçenin girişinde oturur içine girmeye korkardım. Yıllar sonra gittiğimde küçük, sıradan bir bahçe olduğunu gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığı korkunçtu, gerçekten çok şaşırmıştım. Başka bir yer miydi acaba küçüklüğümdeki, burası olamaz diye geçmişti aklımdan. Keşke hiç gitmeseydim, o bahçeyi hep küçükken gördüğüm gibi görebilseydim. Büyüdükçe herşey gerçek, sıradan halleriyle karşımda durdukça, beni boğdukça, büyüyü kitaplarda bulmaya çalıştım ben de.
"jonathan strange ve bay norrell" arayışım sırasında karşılaştığım bir kitap.
Kitabın arkasına baktığınızda diyor ki "jane austen Grimm kardeşler masallarını yazsaydı böyle bir kitap çıkardı ortaya". Daha güzel açıklanamaz herhalde. Her sayfasını büyük bir merakla, hiç bitmesin, acaba Susanna clarke'a mail yazsam, ikinci cildini yazması için yalvarsam, bu kitabı bitirmesi yıllar sürmüş, diğer cildi için ne kadar zamana ihtiyacı olur acaba gibi şeyler düşünerek okuduğum hatta iki defa okuduğum harika bir kitap...
"jonathan strange ve bay norrell" arayışım sırasında karşılaştığım bir kitap.
Kitabın arkasına baktığınızda diyor ki "jane austen Grimm kardeşler masallarını yazsaydı böyle bir kitap çıkardı ortaya". Daha güzel açıklanamaz herhalde. Her sayfasını büyük bir merakla, hiç bitmesin, acaba Susanna clarke'a mail yazsam, ikinci cildini yazması için yalvarsam, bu kitabı bitirmesi yıllar sürmüş, diğer cildi için ne kadar zamana ihtiyacı olur acaba gibi şeyler düşünerek okuduğum hatta iki defa okuduğum harika bir kitap...
Etiketler:
jonathan Strange ve Bay Norell,
kitap eleştirisi,
Susanna Clarke,
yorumlar
16 Mayıs 2010 Pazar
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi- Ayfer Tunç
Lisedeyken sosyoloji hocası bizi Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine götürmüştü. Niye böyle birşey yapma gereği duymuştu bilemiyorum. Kendince yaratıcı öğretmen olma çabasındaydı herhalde. Ancak üniversite sınavına hazırlanacağız diye beynimizin patladığı ve her birimizin potansiyel Bakırköy hastası olma yolunda ilerlediği bir dönemde yaratıcı öğretmen aktivitesi için yanlış bir seçimdi bence. Yanlış olduğu kadar korkutucuydu da. Hayal meyal hatırlıyorum, bir koridor, parmaklıklı kapılar vardı. Bir de beyaz birşey giymiş bir kadın. Bilinçsiz bir şekilde, hayalet gibi bize doğru yürüyordu. O görüntü hala gözümün önünde. Geçenlerde "Bakırköy akıl hastanesinin gizli tarihi" diye bir kitap gördüğümde gene aklıma geldi. Merak ettim, kitabı aldım. Sonra adında akıl hastanesi geçen ne varsa almaya başladım. Bu kitap da bu arada elime geçti.
Okunması zor, hız trenindeymişsiniz gibi, karakterden karaktere hızla atlıyorsunuz.
Ne hissettiğimi şöyle anlatabilirim mesela; İstiklal caddesi'nde yürüdüğünüzü düşünün, o kalabalıkta gözünüze çarpan herkesin yaptığı seçimleri, yaşadığı, yaşayacağı hayatları, bunun yanında gitmeyi tercih etmedikleri yoldan gitselerdi ya da seçmedikleri insanları seçselerdi, hayatlarının nasıl olabileceğini gördüğünüzü düşünün. Olasılıkları, seçimlerin sonuçlarını, etkilerini.. Okunması zor çünkü aynen İstiklal caddesi'nde olduğu gibi kitap bir sürü karakterle dolup taşıyor. Kendinize çoğu zaman ben kimi okuyorum şimdi, bu adam da nereden çıktı gibi sorular sorup, geriye dönüp oraya nereden geldiğinize bakmak durumunda kalıyorsunuz. Bu nedenle ancak ikinci okuma denememde bitirebildim. Bir ay sonra kaldığım yerden devam etmeye çalıştığımda hiçbirşey hatırlamadığımı farkettim ve en baştan başlamak zorunda kaldım çünkü. Güzeldi ama harcadığım zamana değdi, okuyun derim..
Okunması zor, hız trenindeymişsiniz gibi, karakterden karaktere hızla atlıyorsunuz.
Ne hissettiğimi şöyle anlatabilirim mesela; İstiklal caddesi'nde yürüdüğünüzü düşünün, o kalabalıkta gözünüze çarpan herkesin yaptığı seçimleri, yaşadığı, yaşayacağı hayatları, bunun yanında gitmeyi tercih etmedikleri yoldan gitselerdi ya da seçmedikleri insanları seçselerdi, hayatlarının nasıl olabileceğini gördüğünüzü düşünün. Olasılıkları, seçimlerin sonuçlarını, etkilerini.. Okunması zor çünkü aynen İstiklal caddesi'nde olduğu gibi kitap bir sürü karakterle dolup taşıyor. Kendinize çoğu zaman ben kimi okuyorum şimdi, bu adam da nereden çıktı gibi sorular sorup, geriye dönüp oraya nereden geldiğinize bakmak durumunda kalıyorsunuz. Bu nedenle ancak ikinci okuma denememde bitirebildim. Bir ay sonra kaldığım yerden devam etmeye çalıştığımda hiçbirşey hatırlamadığımı farkettim ve en baştan başlamak zorunda kaldım çünkü. Güzeldi ama harcadığım zamana değdi, okuyun derim..
28 Nisan 2010 Çarşamba
Kesişen Yazgılar Şatosu-Italo Calvino
Kararsızın Öyküsü
"Kimsin?"
"Ben, senin vazgeçtiğin kızla evlenmesi, yol ağzında seçmediğin yoldan gitmesi, bıraktığın kuyuda su içmesi gereken kişiyim. Bir seçim yapmamakla benim seçimime engel oldun."
"Nereye gidiyorsun?"
"Senin karşına çıkacak olana değil, başka bir hana."
"Bir daha nerde göreceğim seni?"
"Senin asılacağın darağacından başka bir darağacında sallanırken.Elveda!"
"Kimsin?"
"Ben, senin vazgeçtiğin kızla evlenmesi, yol ağzında seçmediğin yoldan gitmesi, bıraktığın kuyuda su içmesi gereken kişiyim. Bir seçim yapmamakla benim seçimime engel oldun."
"Nereye gidiyorsun?"
"Senin karşına çıkacak olana değil, başka bir hana."
"Bir daha nerde göreceğim seni?"
"Senin asılacağın darağacından başka bir darağacında sallanırken.Elveda!"
27 Nisan 2010 Salı
Tesla'nın Kutusu-Samantha Hunt
Dahi olarak adlandırılan insanların hayat hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Nasıl seçimler yaparlar, ne düşünürler, ne yerler, ne içerler, uyurlar mı, severler mi, ağlarlar mı...Böyle bir sürü şey var merak ettiğim.
Curie'lerin hayatını okumuştum geçen yıl. O kitaptan sonra dahilerin çok zeki, disiplinli, aile hayatı olmayan, mutsuz ve şanssız insanlar oldukları gibi bir fikir oluştu kafamda.
Van gogh'a bakarsak ya da Maupassant'a, Tesla'ya, Curie'lere, dahi olarak doğmak ister miydim sorusuna cevap vermeden önce iki hatta üç hatta beş defa düşünüyor insan...
Bir denge var sanki, sana bahşedilen bu muhteşem zeka karşılığında ya şizofren olman, ya da aile hayatının olmaması, toplumdan dışlanman, anlaşılamaman, insanların anlayamadıkları herşeye baktıkları gibi sana garip garip bakmalarını kabullenmen ve en kötüsü uğraştığın, günlerce, gecelerce üstünde çalıştığın projelerin yüzünden acayip bir hastalıktan acı çekerek ölmen gerekiyor...Bir garip denge..Bir garip ödeşme..Tesla'nın Kutusu da bu düşüncelerimi daha somut, daha gerçek hale getirdi.
İki kitap almıştım Tesla'yla ilgili. Biri, "Tesla anlaşılamamış dahi-Margaret Cheney" diğeri, bahsettiğim Tesla'nın Kutusu'ydu. Kitapları alırken ikisinin de düz, sürpriz içermeyen biyografiler olduğunu düşünmüştüm. Tek istediğim Tesla'yla ilgili birşeyler öğrenmekti. Önce ilk kitaba başladım. Beklediğim gibi yorum katılmadan, düzgün bir dille yazılmış bir biyografiydi. Ancak kitabın orta sayfalarında özellikle Tesla'nın icatlarının detaylarının anlatıldığı sayfalarda ilgimi kaybettim. Sıkıldım açıkçası. Benim bu tarz kitaplardan beklediğim bilimsel detaylara girilmesi değil, kişinin gözünden dünyanın, insanların nasıl göründüğünün anlatılması, asıl bunların detaylarına girilmesi. Hayata nasıl bakar, ne hisseder bu adam ben, bunu bilmek istiyorum. Bu sıkıntıyla diğer kitaba sarıldım. İlk hissettiğim şey kocaman bir şaşkınlıktı.
Tesla'nın güvercinlerle konuşmasıyla başlıyor kitap. Sonra bir oda hizmetçisinin ağzından devam ediyor. O zamanın insanlarının elektriğe bakışını, onların kelimeleriyle onların duygularıyla anlatıyor. Birkaç karakter çevresinde dönüyor herşey. Oda hizmetçisinin düşünceleri, babasının, Tesla'nın...Bu durum çok hoşuma gitti. Ancak kötü olan şu ki, yazımın başında bahsettiğim denge burada da devreye giriyor ve bu karakterlerin kapladıkları alan yüzünden Tesla'ya çok yer kalmamasına neden oluyor. Tesla'nın adının anılmadığı sayfaları okuyorsunuz, okuyorsunuz ve de okuyorsunuz...
Ama gene de bir biyografide Tesla'nın beş duyusunun neredeyse Superman'inkiler kadar hassas olduğunu, bir cümleyle okuyup geçmek başka, Tesla'nın ağzından 4 km uzaktaki bir adamın haykırışını duyduğu için beyninin patlayacak gibi olduğunu okumak bambaşka. Ya da alternatif akımın ilk elektrikli idam için kullanıldığını öylece okumak farklı ilk defa bu şekilde idam edilen adamın karısından bunun hikayesini dinlemek çok farklı. Tesla'nın Edison hakkında düşündüklerini kendi ağzından dinlemek, Edison'un alternatif akımın zararlı olduğunu kanıtlamak için yaptıklarını adeta görmek...Sanki 3D kitap deneyimi yaşıyor gibi oluyorsunuz. Hikayenin içine girmek bu olsa gerek:)
Curie'lerin hayatını okumuştum geçen yıl. O kitaptan sonra dahilerin çok zeki, disiplinli, aile hayatı olmayan, mutsuz ve şanssız insanlar oldukları gibi bir fikir oluştu kafamda.
Van gogh'a bakarsak ya da Maupassant'a, Tesla'ya, Curie'lere, dahi olarak doğmak ister miydim sorusuna cevap vermeden önce iki hatta üç hatta beş defa düşünüyor insan...
Bir denge var sanki, sana bahşedilen bu muhteşem zeka karşılığında ya şizofren olman, ya da aile hayatının olmaması, toplumdan dışlanman, anlaşılamaman, insanların anlayamadıkları herşeye baktıkları gibi sana garip garip bakmalarını kabullenmen ve en kötüsü uğraştığın, günlerce, gecelerce üstünde çalıştığın projelerin yüzünden acayip bir hastalıktan acı çekerek ölmen gerekiyor...Bir garip denge..Bir garip ödeşme..Tesla'nın Kutusu da bu düşüncelerimi daha somut, daha gerçek hale getirdi.
İki kitap almıştım Tesla'yla ilgili. Biri, "Tesla anlaşılamamış dahi-Margaret Cheney" diğeri, bahsettiğim Tesla'nın Kutusu'ydu. Kitapları alırken ikisinin de düz, sürpriz içermeyen biyografiler olduğunu düşünmüştüm. Tek istediğim Tesla'yla ilgili birşeyler öğrenmekti. Önce ilk kitaba başladım. Beklediğim gibi yorum katılmadan, düzgün bir dille yazılmış bir biyografiydi. Ancak kitabın orta sayfalarında özellikle Tesla'nın icatlarının detaylarının anlatıldığı sayfalarda ilgimi kaybettim. Sıkıldım açıkçası. Benim bu tarz kitaplardan beklediğim bilimsel detaylara girilmesi değil, kişinin gözünden dünyanın, insanların nasıl göründüğünün anlatılması, asıl bunların detaylarına girilmesi. Hayata nasıl bakar, ne hisseder bu adam ben, bunu bilmek istiyorum. Bu sıkıntıyla diğer kitaba sarıldım. İlk hissettiğim şey kocaman bir şaşkınlıktı.
Tesla'nın güvercinlerle konuşmasıyla başlıyor kitap. Sonra bir oda hizmetçisinin ağzından devam ediyor. O zamanın insanlarının elektriğe bakışını, onların kelimeleriyle onların duygularıyla anlatıyor. Birkaç karakter çevresinde dönüyor herşey. Oda hizmetçisinin düşünceleri, babasının, Tesla'nın...Bu durum çok hoşuma gitti. Ancak kötü olan şu ki, yazımın başında bahsettiğim denge burada da devreye giriyor ve bu karakterlerin kapladıkları alan yüzünden Tesla'ya çok yer kalmamasına neden oluyor. Tesla'nın adının anılmadığı sayfaları okuyorsunuz, okuyorsunuz ve de okuyorsunuz...
Ama gene de bir biyografide Tesla'nın beş duyusunun neredeyse Superman'inkiler kadar hassas olduğunu, bir cümleyle okuyup geçmek başka, Tesla'nın ağzından 4 km uzaktaki bir adamın haykırışını duyduğu için beyninin patlayacak gibi olduğunu okumak bambaşka. Ya da alternatif akımın ilk elektrikli idam için kullanıldığını öylece okumak farklı ilk defa bu şekilde idam edilen adamın karısından bunun hikayesini dinlemek çok farklı. Tesla'nın Edison hakkında düşündüklerini kendi ağzından dinlemek, Edison'un alternatif akımın zararlı olduğunu kanıtlamak için yaptıklarını adeta görmek...Sanki 3D kitap deneyimi yaşıyor gibi oluyorsunuz. Hikayenin içine girmek bu olsa gerek:)
Etiketler:
Edison,
icat,
kitap eleştirisi,
Tesla'nın kutusu,
yorum
8 Nisan 2010 Perşembe
Kayıp Sembol- Dan Brown
Kumsalda yatarken okunacak bir kitap..Bir konu tuttuktan sonra aynı şekilde zorlama kurgularla devam etmeye ne gerek var..Para için gerek var tabiki.
Bu tarz kitaplar resimli olursa ki zaten dönem dönem resimli baskılarını görüyoruz, kesinlikle daha eğlenceli olur. Resimleri incelemek insanı az da olsa düşündürebilir, bilmediğiniz ressamları öğrenmenizi, kendinize bu açıdan birşeyler katmanızı sağlayabilir. Ama resimsiz baskılar vakit geçirtmekten öteye gidemiyor, sonunu kitabın ortalarında anlıyorsunuz zaten ve bittikten sonra geride koca bir boşluktan başka birşey kalmıyor..
Gene de kendimi bu tarz kitaplar okumaktan alamıyorum. Aynı düşünmeden boş boş izlediğimiz televizyon programlarından kendini alamamak gibi...
Bu tarz kitaplar resimli olursa ki zaten dönem dönem resimli baskılarını görüyoruz, kesinlikle daha eğlenceli olur. Resimleri incelemek insanı az da olsa düşündürebilir, bilmediğiniz ressamları öğrenmenizi, kendinize bu açıdan birşeyler katmanızı sağlayabilir. Ama resimsiz baskılar vakit geçirtmekten öteye gidemiyor, sonunu kitabın ortalarında anlıyorsunuz zaten ve bittikten sonra geride koca bir boşluktan başka birşey kalmıyor..
Gene de kendimi bu tarz kitaplar okumaktan alamıyorum. Aynı düşünmeden boş boş izlediğimiz televizyon programlarından kendini alamamak gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)