28 Nisan 2010 Çarşamba

Kesişen Yazgılar Şatosu-Italo Calvino

Kararsızın Öyküsü

"Kimsin?"
"Ben, senin vazgeçtiğin kızla evlenmesi, yol ağzında seçmediğin yoldan gitmesi, bıraktığın kuyuda su içmesi gereken kişiyim. Bir seçim yapmamakla benim seçimime engel oldun."
"Nereye gidiyorsun?"
"Senin karşına çıkacak olana değil, başka bir hana."
"Bir daha nerde göreceğim seni?"
"Senin asılacağın darağacından başka bir darağacında sallanırken.Elveda!"

27 Nisan 2010 Salı

Tesla'nın Kutusu-Samantha Hunt

Dahi olarak adlandırılan insanların hayat hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Nasıl seçimler yaparlar, ne düşünürler, ne yerler, ne içerler, uyurlar mı, severler mi, ağlarlar mı...Böyle bir sürü şey var merak ettiğim.

Curie'lerin hayatını okumuştum geçen yıl. O kitaptan sonra dahilerin çok zeki, disiplinli, aile hayatı olmayan, mutsuz ve şanssız insanlar oldukları gibi bir fikir oluştu kafamda.

Van gogh'a bakarsak ya da Maupassant'a, Tesla'ya, Curie'lere, dahi olarak doğmak ister miydim sorusuna cevap vermeden önce iki hatta üç hatta beş defa düşünüyor insan...

Bir denge var sanki, sana bahşedilen bu muhteşem zeka karşılığında ya şizofren olman, ya da aile hayatının olmaması, toplumdan dışlanman, anlaşılamaman, insanların anlayamadıkları herşeye baktıkları gibi sana garip garip bakmalarını kabullenmen ve en kötüsü uğraştığın, günlerce, gecelerce üstünde çalıştığın projelerin yüzünden acayip bir hastalıktan acı çekerek ölmen gerekiyor...Bir garip denge..Bir garip ödeşme..Tesla'nın Kutusu da bu düşüncelerimi daha somut, daha gerçek hale getirdi.

İki kitap almıştım Tesla'yla ilgili. Biri, "Tesla anlaşılamamış dahi-Margaret Cheney" diğeri, bahsettiğim Tesla'nın Kutusu'ydu. Kitapları alırken ikisinin de düz, sürpriz içermeyen biyografiler olduğunu düşünmüştüm. Tek istediğim Tesla'yla ilgili birşeyler öğrenmekti. Önce ilk kitaba başladım. Beklediğim gibi yorum katılmadan, düzgün bir dille yazılmış bir biyografiydi. Ancak kitabın orta sayfalarında özellikle Tesla'nın icatlarının detaylarının anlatıldığı sayfalarda ilgimi kaybettim. Sıkıldım açıkçası. Benim bu tarz kitaplardan beklediğim bilimsel detaylara girilmesi değil, kişinin gözünden dünyanın, insanların nasıl göründüğünün anlatılması, asıl bunların detaylarına girilmesi. Hayata nasıl bakar, ne hisseder bu adam ben, bunu bilmek istiyorum. Bu sıkıntıyla diğer kitaba sarıldım. İlk hissettiğim şey kocaman bir şaşkınlıktı.

Tesla'nın güvercinlerle konuşmasıyla başlıyor kitap. Sonra bir oda hizmetçisinin ağzından devam ediyor. O zamanın insanlarının elektriğe bakışını, onların kelimeleriyle onların duygularıyla anlatıyor. Birkaç karakter çevresinde dönüyor herşey. Oda hizmetçisinin düşünceleri, babasının, Tesla'nın...Bu durum çok hoşuma gitti. Ancak kötü olan şu ki, yazımın başında bahsettiğim denge burada da devreye giriyor ve bu karakterlerin kapladıkları alan yüzünden Tesla'ya çok yer kalmamasına neden oluyor. Tesla'nın adının anılmadığı sayfaları okuyorsunuz, okuyorsunuz ve de okuyorsunuz...
Ama gene de bir biyografide Tesla'nın beş duyusunun neredeyse Superman'inkiler kadar hassas olduğunu, bir cümleyle okuyup geçmek başka, Tesla'nın ağzından 4 km uzaktaki bir adamın haykırışını duyduğu için beyninin patlayacak gibi olduğunu okumak bambaşka. Ya da alternatif akımın ilk elektrikli idam için kullanıldığını öylece okumak farklı ilk defa bu şekilde idam edilen adamın karısından bunun hikayesini dinlemek çok farklı. Tesla'nın Edison hakkında düşündüklerini kendi ağzından dinlemek, Edison'un alternatif akımın zararlı olduğunu kanıtlamak için yaptıklarını adeta görmek...Sanki 3D kitap deneyimi yaşıyor gibi oluyorsunuz. Hikayenin içine girmek bu olsa gerek:)

8 Nisan 2010 Perşembe

Kayıp Sembol- Dan Brown

Kumsalda yatarken okunacak bir kitap..Bir konu tuttuktan sonra aynı şekilde zorlama kurgularla devam etmeye ne gerek var..Para için gerek var tabiki.

Bu tarz kitaplar resimli olursa ki zaten dönem dönem resimli baskılarını görüyoruz, kesinlikle daha eğlenceli olur. Resimleri incelemek insanı az da olsa düşündürebilir, bilmediğiniz ressamları öğrenmenizi, kendinize bu açıdan birşeyler katmanızı sağlayabilir. Ama resimsiz baskılar vakit geçirtmekten öteye gidemiyor, sonunu kitabın ortalarında anlıyorsunuz zaten ve bittikten sonra geride koca bir boşluktan başka birşey kalmıyor..

Gene de kendimi bu tarz kitaplar okumaktan alamıyorum. Aynı düşünmeden boş boş izlediğimiz televizyon programlarından kendini alamamak gibi...

Aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın-Jonathan Safran Foer

Okurken duygulandığım çok fazla kitap olmadı. Bir kere Ölü Ozanlar derneği'ni okurken ağlamıştım. Bir de bu. Son sayfalara geldiğimde tutamadım kendimi ağlamaya başladım.

İnsan uzaktan bakınca olaylara, o olayları yaşayan insanların ne hissettiğini anlayamıyor. 11 Eylül mesela..Evet korkunçtu.Terör zaten korkunç birşey. Masum insanlar öldü. Amerika yıkıldı, korktu, belkide ilk defa kendilerini güvende hissetmemeye başladılar. Koca bir uçak binalara çarpabiliyorsa herşey olabilir diye düşündüler.Paranoya başladı.

Üzülüyorsun, gazetelerdeki resimlere bakıp ne olursa olsun kimse böyle ölmemeli diye düşünüyorsun. Sonra bir süre geçiyor, resimler gerçekliğini yitiriyor ve kendi ülkene bakıyorsun. Terör yüzünden yıllardır ölen insanlara, şehrin merkezinde patlayan bombalara. Sen o kadar alışmışsınki bu güvensizliğe bu korkuya, içinden biraz da onlar hissetsin bu korkuyu, bu heran herşeyin olabiliceği duygusunu diyorsun.Dünyanın en güçlü ülkesindeki insanlar yaşasın bu korkuyu. Sonra geçiyor bu düşünceler, etkisini yitiriyor, günlük hayatın içine dalıp gidiyorsun.Ne Amerika kalıyor aklında ne 11 Eylül. Ara sıra tv seyrederken bununla ilgili filmlere belgesellere yorumlara rastlıyorsun. Gene üzülüyorsun gene duygulanıyorsun. Camlardan atlayan insanlar, ölüm korkusuyla ne yapacağını bilemeden kendini boşluğa bırakanlar, yanarak ölenler..Gazetedeki o resimler en kanlı canlı halleriyle gözünün önüne geliyor ve çok üzülüyorsun ama sonra gene unutuyorsun. Gene kendi hayatının, gene kendi ülkenin dertlerinin içinde kayboluyorsun.

Bu kitap beni bu kısırdöngüden kurtardı. Sanki ordaymışım, sanki New York'luymuşum gibi sanki ben de sevdiğim birini kaybetmişim, korku içinde haber almayı beklemişim, o binalara, o görüntülere baktığımda asla unutamayacağım insanları görmüşüm gibi hissettim. Çok ağladım. Çocuğun babasına ulaşma çabasına ağladım.Sonu belli olan bir yolculuğa bu kadar bağlı olmasına ağladım.Belli etmeden acı çeken, çocuğun acısına uzaktan ortak olan, onu korumaya çalışan kadına ağladım. Sevdiği adamı kaybeden, kelimeleri, sesini kaybeden babaanneye, dedeye ağladım. Ama en çok çocuğa ağladım galiba. Ya da kendime. Her karakterde kendimden bir parça bulduğuma ağladım. Sorunlardan kaçan, çözmek yerine yokolmayı seçen dedede, sonunu bildiği halde bir yolculuğa çıkıp umutsuzca onu sonlandırmaya çalışan çocukta, camdan atlayıp ölen babada, sevmeyen bir adamı seven babaannede, hepsinde...En çok buna ağladım.Bu kadar tanıdık, bu kadar ben olmalarına.

Bu kitabı okurken herşeyi hissettim.Sevmeyi, sevilmeyi, terketmeyi, bırakmayı , kaçmayı, aramayı, özlemeyi..Hissedilebilecek herşeyi..Mektup yazmak istedim herkese:), ya da tanıdığım herkes için bir kart biriktirmeyi..Herkesi hayatıma giren herkesi bir kelimeyle tanımlamayı..
G:güzellik
A:mutluluk
A:hırs
Ö:Başarı
F:Aile
E:hırs
E:hüzün

Yazmayı konuşmaktan vazgeçecek kadar çok seviyorum.Belki ben de birgün "konuşamıyorum ben" derim yeni tanıştıklarıma.Bir defterim olur.Her cümleyi yazarım önceden.Sonra elimle işaret ederim."merhaba","seni seviyorum","seni terkediyorum"...

7 Nisan 2010 Çarşamba

Görünmeyen-Paul Auster

Kitabı bitirdim.Uzun zamandır beynimi zorlayacak birşey okumadığım için mi , köreldiğimden dolayı mı, bilemiyorum ama kitap konusundaki düşüncelerimi toparlayamıyorum.

Adam Walker amerikalı bir öğrenci, kardeşi gölde boğulduktan sonra iyi bir insan olmaya ant içmiş.İyi bir insan olmak ne demek?
68 lerde ırkçılık var.Sorun bu.Bunun bir parçası olmamaya güçsüzleri savunmaya ant içmiş işte.Ancak Born hayatına girdikten ve o 18 yaşındaki zenci çocuğun öldürülmesine seyirci kaldıktan sonra kendini kaybetmiş.İyiliği kaybetmiş.İyi bir insan olmanın gerektirdiği şeyi yapamamış.Polise gitmesi gerekirken o birkaç günü bekleyerek kendini sorgulayarak harcamış.Born bu zamanı kullanarak Paris'e geri dönmüş ve izini kaybettirmiş.

Kitap mevsimlere ayrılmış. "İlkbahar'da" birinci tekil şahısla yazılan “ben” bölümünde, Adam'ın kendini sorgulamaları çoğunlukta. Born'a karşı duyulan yoğun bir nefret.Onu asıl kızdıran Born'un aslında düşündüğü kadar iyi bir insan olmadığını haykırıcasına suratına tuttuğu ayna.Born onu bir yere kilitlemedi.Polise hemen gidebilir, Paris'e dönmeden onu yakalatabilirdi.
Ama yapmadı.Born'a değil aslında kendisine duyduğu nefret bu.İstediği insan olmayı başaramadığı için kendine duyduğu nefret.Düşününce insanın aklına Born onu bir yere
kilitleseydi mutlu olacağı geliyor.O zaman seçim yapmasına gerek olmazdı, aynaya bakmasına gerek kalmazdı çünkü.

İkinci tekil şahısla yazılan "Yaz" bölümüne gelince konu, ablasını kaçış olarak görmesi, Cecile'in kendisiyle birlikteyken hissettiğini söylediği şeyi ablasıyla beraberken hissetmesi.
Onunlayken kendi dünyasına gömülmesi ve dışarda olan her türlü soruna, kötülüklere savaşa, ırkçılığa kapalı olmaları.
Ablasıyla birlikteyken belkide kendisini olmak istediği insan gibi hissediyordu.Belki de bu yüzden ona saplantılı bir şekilde bağlıydı.

Her karakterin kendini tanıma sürecini anlatıyor sanki kitap.Margot, Born yoluyla, Cecile, Adam yoluyla...Her karakter bir diğerine birşeyler katıyor.
Zincirleme bir paylaşım.Sonunda "Sonbahar" bölümünde zincirin son halkasının gene en baştaki olayları başlatan ilk halkaya bağlandığını görüyoruz.
Born'a!.Ona.Üçüncü tekil şahısla yazılmasının nedeni budur belkide "Sonbahar" bölümünün. Cecile Born'un yaşam tarzında nefret ettiği herşeyi görüyor.Irkçılığı görüyor.Adam'ın kaçtığı herşeyi.
Adam'ın iyi, Born'un kötü olduğunu ve bunun hiçbirşeyi değiştirmediğini görüyor.Dünyada iyi ya da kötü olmanın önemli olmadığını, hiçkimsenin kazanmadığını, önemli olanın sadece yaptığımız yolculuklar olduğunu anlıyor.Önemli olan tanıdığımız insanlar, onların bize kattıkları, bizim onlara kattıklarımız, onların bizim hayatımızı değiştirmesi, karşılıklı etkileşimler, zincirin bir halkası olmak.Sadece zincirin bir halkası.İyi veya kötü olman zincirin bir halkası olduğun gerçeğini ne daha güzel ne de daha çirkin yapıyor, hiçbirşeyi değiştirmiyor.Hepimizin olduğu şey bu, ne iyi ne kötü, birbirini etkileyen halkalar,
Upuzun sonsuz bir zincir...

İzleyiciler